"Kendi hikâyenizi paylaşmanın zamanı gelmedi mi?" diye soruyor Camille Gallo, Hikaye Anlatıcısının Sırrı'nda

Hikâyeler yazılı tarihten bile eskidir. Hatta tarihin dilden dile dolaşıp bize ulaşmasını sağlayan ilk yöntem olarak bilinir. Nereden, nasıl çıkmıştır, ilk hikâyeyi kim, ne zaman anlatmıştır bilinmez; bu konuda araştırmalar yapılır, efsaneler anlatılır. Hatta kökenine dair bugün oldukça cinsiyetçi bulunan bazı teoriler bile üretilmiştir. "Why is it History and not Herstory?" sorgulaması gibi… 

İlginç değil mi? Biz insanların farklı bakış açısı dediği alanda sınırları yok… Sanırım yaratıcılığımızın bizi diğer canlılardan ayıran uçsuz bucaksız bir güç olması da bundan kaynaklanıyor. 

Konumuza, yani hikâye anlatıcılığına dönelim… 

Hikâyeler, nasıl ve nerede ortaya çıktığı fark etmeksizin her zaman önemlidir. Doğduğumuz günün, doğduğumuz toprakların, atalarımızın hikâyeleri… Hepsi bugünümüzü oluşturmuyor mu? Bu durum benim için de geçerli… Geçmişim bugünümü şekillendiriyor. Hikâyeler yaşamımı, yaşamım da öykülerimi sürekli değiştiriyor… 

2013 yılının başında BSH'de çalışmak üzere İstanbul'a gelişim… 

BSH'de işe başlamam, hayatımın önemli kilometre taşlarından ve kişisel hikâyemi oluşturan belirleyici dönüm noktalarından biridir. Yeni iş, yeni şirket ve yeni bir şehir… Bambaşka bir yerde yeni bir hayat kurmak… Tahmin edebileceğiniz gibi bunlar hiç de kolay değil. Ancak, İstanbul'daki ilk çevremi oluşturan ve ailemin birer parçasıymış gibi hissettiğim çalışma arkadaşlarım bunca yıl aynı şehirde aynı hikâyeyi zevk ve heyecanla devam ettirebilmemin en önemli motivasyon kaynaklarından oldular. Çalıştığım kurumun adının verdiği güçle bu koskoca şehre gelme kararı almıştım. Bu karar yaşam öykümün gelişmesini ve yeni hikâyelere umutla yelken açmamı sağladı. Üstelik kariyer günlerinde genç arkadaşlara anlatıp onları motive edebileceğim birçok farklı öykü kazanmış oldum. 

Peki, hikâyeler başka en çok nerede var?  

Günün her anında bakmak veya paylaşım yapmak istediğimiz, kendimizi geliştirmek ya da çoğumuzun ifade ettiği gibi sadece eğlenmek için bulunduğumuz bir yer var mı aklınıza gelen?  

Hani kişisel hikâyelerimizi, mutlu-mutsuz anılarımızı, fotoğraf ve videolarımızı; üstelik dünya nüfusunun %53,6'sı, yani 4.2 milyar aktif kullanıcı izlerken paylaşım yaptığımız?.. Hatta zaman zaman yer, saat, tarih, adres vb. bilgilerimizi dahi ekleyerek kendimizi anlattığımız; o büyük, küçük hepimizde neredeyse bağımlılık yapan ortak buluşma noktamız?.. Neresi o tılsımlı yer? 

Evet, anladınız ve büyük ihtimalle kendi kendinize mırıldandınız bile; sosyal medya
  
Ne onunla ne onsuz yapabildiğimiz, öykülerimizin çoğunun hiç durmaksızın aktığı dijital dünyadaki hikâyeler evrenimizden bahsediyorum. 

Hikâyelerin önemi ve sosyal medya 

Yaşamımıza neredeyse bizi ele geçirircesine giren sosyal medyanın böylesine yayılmasını ve hepimiz için vazgeçilemez hâle gelişini açıklamak amacıyla detaylı analizler yapılmasına ve karmaşık nedenler aranmasına şaşırıyorum. Bana kalırsa sebebi çok basit: Sosyal medyayı benimsedik çünkü insanlık ilkel çağlardan beri hikâyeleri ve hikâye paylaşmayı seviyor. Hatta buna ihtiyaç duyuyor. Özellikle takip edilebilecek kadar kısa ve kendinden bir şeyler bulabileceği kadar gerçekse daha da büyük bir ilgiyle dinliyor, okuyor, seyrediyor ve takip ediyor. Bu nedenle günümüzde bireylerin de ötesinde firmalar, markalar, özel ve resmî kurumlar hemen her sosyal medya mecrasında yer alarak hizmet, ürün ve faaliyetlerini en ilgi çekici şekilde aktarmak için büyük emek harcıyor. 

Hikâyeler evreninde en büyük rol kimin? 

Tam bu noktada bir sorum daha var: "Hikayecilikte en önemli rol kimin?" Bence hikâye anlatıcılarının… Sanırım bu konuda da yalnız değilim çünkü bu konu üzerine epeyce düşünmüş uzmanlara göre de hikâyenin en can alıcı kısmı "anlatıcılık"

Benim sözünü ettiğim anlatıcılık yalnızca sesli bir şekilde, jest ve mimiklerle hikâye anlatmak değil. Yazıp çizerek, söyleyerek, besteleyerek, görselleştirerek, filmleştirerek gerçekleştirilen her türden anlatıcılığı kastediyorum. Anlatıcılık konusu çok önemli çünkü hikâyeyi anlatan kişinin olayları aktarış biçimi sonucunda aynı öykü sizi mutlu da hissettirebilir mutsuz da. Bir hikâyeyle gülebilir veya ağlayabilirsiniz; endişe ya da rahatlama hissedebilirsiniz… Anlatım şekli ve gücünün sunduğu duygu çeşitliliği sınırsızdır… Bunu en güzel yansıtan örneklerden biri eşsiz kültürel değerlerimizden Hacivat ile Karagöz'dür. İki hınzır arkadaşın dostluklarını konu edinen ve sahne sanatları kültürümüzün önemli yapı taşları arasında yer alan gösteriler kim bilir kaç nesil üzerinde ne kadar önemli izler bırakmıştır. Hiç kuşku yok ki Hacivat ve Karagöz'ün komik diyaloglar ve atışmalarla aktardıkları öyküler insanları eğlendirirken düşündürmüş, zaman zaman toplumsal bilinç oluşmasında öncü bir rol oynamıştır. Pek çok çocuk ve yetişkin, kültürel ve toplumsal değerlerimizi onlar sayesinde kavramıştır. 

Kısacası; hikâyeleri kültürel unsurlara dönüştürenler ve kültürlerarası uyumu kolaylaştıran ya da zorlaştıranlar aslında o hikâyeleri anlatanlardır.  

O hâlde iyi bir hikâye anlatıcısının sırrı nedir? 

Gallo’nun aynı kitabından bir alıntıya daha yer vermek istiyorum. 

Gallo: "Büyük hikâye anlatıcıları inandıkları hikâyelerine kitleleri de inandırıyor, dinleyicileri ikna ediyorlar ve her yeni işe şöyle başlıyorlar: Fikrimin arkasındaki hikâyeyi nasıl anlatırım?".

İnsan büyük bir fikre sahip olabilir ancak başkalarını bu konuda ikna edemezse fikrin pek bir önemi kalmaz. Eminim bunu hepimiz pek çok kez deneyimlemişizdir.

Karşımızdaki insanın kalbine dokunamadığımız veya fikirlerine etki edemediğimiz için kendimizi başarısız hissettiğimiz ya da amacımıza ulaşamadığımız zamanlar olmuştur. Artık biliyoruz ki kalbe giden yol güzel hikâyelerle ikna edilmek için programlanmış olan ve "Beni ikna et." diye fısıldayan beynimizden geçer. Bu nedenle pek çok kaynakta hikâyeciliğin yazılı tarihten de eski olduğu belirtilir. Sosyal antropologlar, hikâye anlatmanın atalarımızın ateş başındaki sohbetlerinin neresinde konumlandığını bulmaya çalışır. Biçimler, araçlar, yöntemler, öyküler değişse de hikâyecilik ve hikâye anlatıcılığının daima var olacağını düşünüyorum. 

Bilgi çağındayız, bilgi ekonomisindeki fikirlerimiz kadar önemliyiz. Fikirlerimizi hikâyelerle başka insanlara aktarmamız ve duygularımızı onlara yansıtmamız son derece önemli. Eskiden ateş başında anlatılan hikâyeler artık klavye ve ekranların başında dijitler aracılığıyla paylaşılıyor. Değişen pek de bir şey yok aslında :). Binlerce yıl geçse de insanlık hikâyelerle ve iyi anlatıcılarla beslenmeye devam ediyor, öyle yapmaya da devam edecek. 

Hikâyecilik sırası buzdolaplarında: Siemens ve piknik (Videoyu izlemek için görselin altındaki kaynağa tıklayın.)