İlkbaharın gelişini hissettiğimiz bu güzel bahar aylarında tabiat hepimizi çeşitli renkler, desenler, sesler ve kokularla selamlıyor. Çoğu zaman doğaya bakarken fark edemediğimiz pek çok güzellik gibi “çeşitlilik” kelimesi de tatlı bir melodi gibi etrafımızda dans ediyor…

İlk yazımda ilkbaharın verdiği ilhamla, hayatımın her katmanında önemli bir yer tutan ve önemsediğim konuların başında gelen “çeşitlilik” kavramını ve bu konudaki düşüncelerimi paylaşmak istedim. 

Çeşitlilik, İngilizce “diversity” kelimesinden dilimize giren ve kökeni Latince “diversite, diversitas, diversus, diverse“ kelimelerinden gelen önemli bir kavram. “Birbirine benzemeyen, farklı unsurların bir arada bulunma” halini anlatmak için daha çok iş dünyası ve bilimde kullanılıyor.

Son yıllarda ülkemizde de giderek popülerleşiyor, çeşitliliğin farkındalığı ve kıymeti daha çok anlaşılıyor. Sürdürülebilir bir gelecek için kültürel, etnik, dil, din, biyolojik, işlevsel çeşitlilik vb. gibi farklılıkların oluşmasının ve bu kapsamda insanların bir arada, uyum içinde yaşamasının hayati bir belirleyici olduğu konusunda ortak algı yaygınlaşıyor.

Ancak tüm bu gelişmelere rağmen, “çeşitlilik” kelimesinin hala ilk ve en çok çağrıştırdığı şeyin “kadın-erkek eşitliği” olmasını iki açıdan bir türlü içime sindiremiyorum;

1- Uyum içinde yaşaması gereken onca farklılık varken, ağırlıklı olarak kadın-erkek konusuna üstelik de sınırlı bir kapsamda odaklanılması ve diğer tüm hayati çeşitlilik türlerinin mesela biyoçeşitliliğin, insan çeşitliliğinin yeteri kadar önemsenmemesi hatta ihmal edilmesi,

2- Kadın-erkek farkının ve eşitsizliğinin, çeşitlilik kavramından uzak ve sağlıksız biçimde “kadına şiddet” konusuna endekslenmesi ki kadına şiddet konusunun çeşitliliğin de ötesinde, özellikle insan hakları ve hukuk çerçevesinde ele alınması gerektiğini belirtmeye dahi gerek yok aslında…Kısacası, kadın-erkek eşitliği ile çeşitliliğin üstelik de şiddetle de ilişkilendirilerek bağdaştırılmasındaki kabul edilemez durumun, ekonomik ve toplumsal refahın önündeki en büyük engellerden biri olduğunu düşünüyorum.  

“Peki önerin ne?” derseniz, şunu söyleyebilirim; bence iki konuyu birbirinden ayırmamız şart! Her şeyden önce kadın-erkek eşitliği yerine her türden, kültürden, renkten insana ve de beraberinde insanlar arasındaki eşitliğe “çeşitlilik” denmeli. Sadece kadın ve erkek rolleri arasında yaşanan üzücü gelişmeler yüzünden konunun çarpıtılmaması gerektiğini savunuyorum. Özellikle de her köşesinde farklı bir kültür yaşayan, farklı bir tarih barındıran, doğu-batı ekseninde bir kültür köprüsü olan eşsiz güzellikteki coğrafyamızda “çeşitliliğin” böylesine dar bir alana sıkışması “hepimize haksızlık yapılıyor” diye düşünmeme neden oluyor. 

Bu nedenle henüz birkaç aydır üyesi olduğum BSH ailesinin böylesine hassas konulara olumlu yaklaşımından, çeşitliliğin arkasındaki ilkeli duruşundan fazlası ile gurur duyuyor, gelecekte toplumsal olarak hep birlikte bu sorunların üstesinden gelebileceğimize dair daha da fazla güven hissediyorum.

Hoşgörüden beslenmek çok önemli…Ben çocukluğumda her anlamda çeşitliliğin en güzel örneklerini görerek büyüdüğüm için şanslıydım.

Baba tarafım Sivaslı, anne tarafım ise Antakyalı olunca iki taraf arasındaki insani, coğrafi farklılıkların karşılıklı hoşgörü ile harmanlanmasıyla zengin bir kültür deneyimleme şansım oldu. İki tarafın da renkleriyle birlikte büyümek hayata daha farklı bir pencereden bakmamı sağladı. Bu şekilde çeşitliliği bol, hoşgörüsü yüksek bir ailede yetişmek çok renkli hikâyeler biriktirmemi, eşsiz deneyimler kazanmamı sağladı.

Örneğin çocukluğumda eş zamanlı olarak hem folklor dersleri aldım hem de baleye gittim. Yerine göre makyaj yapmayı, süslenmeyi çok seven zarif bir genç kız da, maçlarda erkek arkadaşlarımla ön saflarda tezahürat yapan Galatasaraylı bir fanatik de oldum. Okul notlarımı yüksek, takdir derecelerimi sürekli kılacak kadar ders de çalıştım, sınav öncesi günlerde batak, tavla oynamak, zaman zaman dersleri asıp, kampüs hayatının tadını çıkarmak gibi haylazlıkları da tattım. Üniversite yıllarım kendimi ve çevremi tanımakla geçti desem abartmış olmam.

Ülke sınırları yetmeyince hayatın renklerini, değişiklikleri daha çok keşfedebilmek için Erasmus yolculuğuna çıkmaya karar verdim. Avrupa üniversiteleri arasında akademik değişimi ve etkileşimi desteklemeyi amaçlayan Avrupa Birliği Erasmus Öğrenci Değişim Programı kendi üniversitelerinde ilk yılını tamamlayan öğrencilerin 3 - 12 ay arasında değişen sürelerde yabancı bir üniversitede uluslararası deneyim elde etmesini sağlayan bir süreç. Erasmus ile öğrenciler; akademik becerilerini geliştirmenin yanı sıra iş hayatına yönelik profesyonel donanım ediniyor, dil bilgilerini ilerletme ve farklı kültürleri deneyimleme şansına erişiyorlar.

Erasmus deneyimi bakış açımı nasıl değiştirdi?

Benim için Erasmus, tamamen yenilik demekti. Almanya’da geçirdiğim bir yıl tabii ki öncelikle yeni yemekler, yeni alışkanlıklar, yeni diller, vb. tanımak açısından tam anlamıyla bir kültür etkileşimiydi. Çünkü Erasmus’da birçok farklı milletten arkadaşım olmuştu. Düzenlenen Erasmus gecelerinde Belçika waffle’ının yanına Türk kahvesi yapıp fal bakarken, bir taraftan da Alman sosislisi yiyor, İspanyol müzikleri eşliğinde İngiliz birası içiyorduk… Yaşadıklarımı ancak “unutulmaz bir kültürler buluşmasıydı, çok ama çok öğretici, keyifli, harika bir deneyimdi” diye özetleyebilirim.
Belki de alışık olduğum bu renkli hayat nedeni ile günümüzün siyah beyaz filmlerini andıran renksizliğine baktığımda aslında ne kadar renkli bir toplum olduğumuzu hatırlıyordum ve bu değerler nereye kayboldu diye sormadan edemiyordum. Sanırım işte tam da bu sebeplerden dolayı BSH ailesine katıldım.

Gelişen Pazarlar Bölgesi’nde çalışmak, hem de kurumsal iletişim biriminde görev almak çok değerli bir deneyim... 

Doğu-Batı ekseninde aralarındaki 11 saatlik farka rağmen birbirleriyle uyum içinde çalışan, 80’den fazla dil konuşan, 60’dan fazla farklı din ve kültüre sahip BSH REM (Gelişen Pazarlar) Bölgesi benim hayat görüşümün bir özeti aslında.

Farklılıklar arasında bir olabilmek, çeşitlilikten beslenmek müthiş bir zenginlik! Örneğin güne Rusya’daki çalışma arkadaşımla toplantıyla başlıyor, mesaimi Singapur’dan gelen etkileyici bir başarı hikâyesini dinleyerek bitiriyorum. Aslında saat farkından dolayı bazen günü bitiremediğimiz bile oluyor. Çok önemli bir gündem olduğunda mesaimiz dışında da farklı ülkelerdeki ekip arkadaşlarımızla birbirimizi aramamız gerekebiliyor. Ama işinizi çok sevdiğinizde ve kendi karakterinizle, hayat görüşünüzle bu kadar örtüşen bir şirkette çalıştığınızda uzun saatlere yayılan çalışmalar yıpratmıyor, sadece tatlı yorgunluklara ve tabii ki başarılı iş sonuçlarına dönüşüyor.

Çünkü BSH sosyal sorumluluk ve özellikle toplumsal eşitlik alanlarında bu öğeleri kullanarak pozitif algı yaratan/yaratmak isteyen bir işverenden çok, bu amaçlara içtenlikle gönül vermiş bir birey gibi konumlanarak üzerine düşen sorumlulukları ciddiyetle yerine getiriyor.